Wordpress hayatta ne işime yaradı?

Abdullah Reha Nazlı
15 min readAug 15, 2023

--

2001 yılında %1'lik dilime girerek Türkiye’nin en başarılı liselerinden birine giriş yaptım. Her konuyla ilgilenen biri olarak buradaki disiplin bana ‘Ölü Ozanlar Derneği’ kitabındaki liseyi anımsatıyordu. Sadece derslerin önemli olduğu bir dünya. Günde 8 saat ders, 4 saat etüt. Kitap okumak dahi neredeyse yasaktı. Ders çalışmak dışında her şeye kötü gözle bakılıyordu.

Biz liseye girerken cep telefonları çıkmaya başlamıştı. Nokia 3310'un patladığı sene liseye girmiştik. Sınıfın yarısında o vardı. Ama derslerde, sınıfta yasaktı. Yasak olmasa bile yapacak pek bir şey yoktu. Her SMS ücretliydi. Telefonlarda görüntü, resim, video, internet; hiçbir şey yoktu.

Gel gelelim biz lisede yatılı ve dışarı kapalıyken dış dünyada teknoloji patlama yaşıyordu. Aynı anda hem internet, hem telefon, hem multimedya çağının ilk patlama günleriydi. Şirketler artık web sitesi adresi sahibi olduklarını havalı şekilde gösteriyorlar, TV reklamlarının sonunda ‘www’ ile başlayan adreslerini yazıyorlardı. İnternete tek tük girişler başlamıştı.

Süleyman Yıldırım isimli İngilizce öğretmenimiz de teknoloji konusunda vizyon sahibi idi. Dışarıdaki gelişmeleri arada konu açar, İngilizce olarak potansiyel etkilerini konuştururdu. Bize e-posta adresi zorunluluğu getirmişti. GMail çıktığında davetli başvurulabilirken bizlere ilk davet gönderen o olmuştu. Ödevleri e-posta ile alacak kadar vizyonerdi. Biz mezun olduktan iki sene sonra kendisini kaybettik. Bir kitabımı ona ithaf ettim.

Lisenin son senesinin başına kadar hayat boyu sisteme uymuş biriydim. Zaten liseye gelene kadar tüm dersleri pekiyi, okulun koro şefi, satranç oyuncusu, sınıf futbol takımı, folklör yarışmasında solo oynayan oyuncusu idim. Lisede biraz biraz çeşitli kişisel konularda ve sağlık konusunda sıkıntı yaşıyordum ama yine de sistem adamıydım. Yine de kendimi hapishanede gibi hissediyordum.

Son sene yüksek sınav baskısı altındaydık. Okul tarihinde iyi bir yer kazanamamış kişi azdı. İkinci sene sınava girmek adeti de pek yoktu, bunu yapanlar son derece kınanırdı. Tek seferde muazzam başarı gerekiyordu. Başlı başına kitap konusu olacak bir ortam vardı.

Sınıftan teknoloji ile aşırı ilgili arkadaşım Mustafa ile konuşurken konu web teknolojilerinden açıldı. Bana yazın bilgisayar almak için bilgisayarcıda çalıştığını ve web tasarım öğrendiğini söyledi. O zamanlar üç ay çalışıp iyi bir bilgisayar alabilirdiniz, dolar 1,2 TL idi. Öğrendiği de HTML kodlama idi.

Kulaklarıma inanamadım. Çünkü web sitesi yapıp yayınlanabileceğini bilmiyordum. Büyük şirketler bir şekilde bizim bilmediğimiz bir yerlere başvurup site yayınlıyorlar zannediyordum.

Bu konuya aşırı duyarlı olmamın bir nedeni var. Kitabevinde büyümüş biri olarak dışarıdaki insanların kafalarındaki bir söylentinin ömür boyu gerçeğini öğrenmediklerini fark ederek büyümüştüm. Dahası TV çok güçlüydü, en ufak bir şey saçmaladığında düzeltecek hiçbir şey yoktu. Gazeteler insanları gereksiz bilgiler ve sansasyonel içeriklerle zehirliyordu. Tek dertleri çok satmaktı, bu yüzden de gerçeği değil gerçekten daha ilginç hurafeleri anlatıyorlardı. Toplumun gerçek umrunda değildi, sadece muhabbet konusu çıkmasını ya da dikkatlerini beş dakika oyalanmasını istiyorlardı.

Ömür boyu söz hakkımız yoktu. Kompozisyon yazıp okul duvarına astırmak dışında ne yapabilirdim ki? İleride yazar olurdum belki. Ama televizyon genel yayın yönetmeninin keyfinin ötesine geçemediğimiz sürece topluma bir şey anlatma hakkımız olmayacaktı. Web sitesi yapmak ise bulutlara yazı yazmak gibiydi. Herkesin görebileceği bir yere bir şey yazma özgürlüğü. Bugün bir tweet atmanın ne büyük güç olduğunun kimse farkında değil, ben o an keyiften dört köşe olmuştum.

Lakin Mustafa öğretmeyi kabul etmedi. Sınav senesi başka planları vardı. Belki dersler bile değil, Diablo’yu veya Age of Empires’i daha çok düşünüyordu. Hatta hackerlık öğrenmeye başlamış olabilirdi. Ama bana web tasarım öğretmeyecekti.

Yatılı hayattan kurtulduğumuz tek zaman hafta sonları dershane idi. Okulda tek derse devamsızlık yapamazdık ama dershaneden kaytarabilirdik. O güne kadar hiç kaytarmamıştık. Günler haftalarca içim içimi yedikten sonra derse gitmeyip sisteme ilk karşı gelişimi yaşadım. Ve internet kafeye gidip web işlerini kurcalamaya başladım.

Altavista arama moturu, Yahoo diye en çok ziyaret edilen bir site. Kurcalaya kurcalaya HTML falan bir şeyler duydum. Not defterine <head> diye başlıyorsun, bir sayfa yapacaksın. Haftalar sonra ilk sayfanı .html uzantısı ile bilgisayarına kaydediyorsun. Internet Explorer’da web sayfanı keyifle izliyorsun. Ama sadece senin bilgisayarında görüntüleniyor, internette değil. Dahası, internet cafeden kalkınca dosya siliniyor. Ertesi hafta tekrar.

Aylar sonra hiçbir site yayınlayamamış olmanın kompleksini bastırmaya ihtiyacım olan bir anda Mynet’in sitesini keşfettim. ‘sitemynet’ subdomainine basitçe site tasarlayabiliyordun. Aslında tek yaptığın modülleri sürükleyip içine bilgi ve resim koymaktı. Sonra ‘yayınla’ butonuna basmaktı. Ama sonuçta ilk defa bir şey yayınlamış olacaktım. Ve bu şekilde başladım.

İlk küçük sahte başarıdan sonra web tasarıma değil, web sitelerinin içeriklerine odaklandığım aylar geçirdim. Bir site fikri, bir tane daha, bir tane daha. Ona resim hazırla, buna bilgi derle. Eğer ilgi alanımı tek bir taneye odaklamazsam hiç web sitesi bitiremeyecektim.

Türkiye’nin en başarılı liselerinden birinde yatılı okuyorduk. 19 kişilik bir dönemde 4 yıl her gün birbirini gören 19 nevi şahsına münhasır kişi. Zuckerberg’in sosyal medyayı icat ettiği sene farkında olmadan sosyal medyayı icat etmeye çalışıyorduk. Sınıf arkadaşlarımın profillerinin, resimlerimizin, anılarımızın olduğu bir site kurdum ve yayınladık. İnternetin neredeyse hiçbir şey için kullanılmadığı o günlerde bu sitenin ilginç etkileri oldu.

Yaz tatilinde herkes istediği yeri kazanmıştı. O 19 kişilik sınıf, benim düşük puanıma rağmen Türkiye’de sayısalda 3., yerleştirmede 1. oldular. Benim düşük puanım da bir Anadolu üniversitesinde Mühendilsik Fakültesi. Ben web tasarım falan uğraşmıştım. Zaten o sene başka problemler de yaşıyordum, bir ay sonra da çok ciddi bir sağlık sorunu yaşayıp hastanede yatacak ve üniversitenin ilk senesinden okula ara verecektim. Okul tarihindeki herkesin yaptığı veya yapması gerektiği gibi bir sene bekleyip İTÜ’ye, ODTÜ’ye gitmektense o an üniversiteye gidip problemlerimi çözmeyi düşündüm.

Hastalıktan iyileşince okulla o sene işim kalmadığı halde Samsun’da yaşamaya devam ettim. Problemlerimden internet cafeye gidip web tasarımla uğraşarak kaçıyordum. İşe yarıyordu. Frontpage’i keşfedip tüm dikkatimi ona vermeye başladım. HTML veya ASP temelli web siteleri tasarlamak için tasarım yüzünde çalışmayı sağlayan bir program. Sonradan Dreamweaver’ı heves edip kullandımsa da Frontpage’ye geri döndüm.

Samsun’da her gün gittiğim ve web tasarım öğrendiğim “Cennet İnternet Cafe” Tost+kola ile geçen bir sene. Günlük ayırdığın para bitince doğru eve, kitap okumaya.

Bu dönemde en heyecan verici şey Java Script idi. Üniversitenin ilk senesi bilgisayar dersinde Java Script görmüştük. Bunu web tasarımla birleştirmeye çalışırken internette hazır kodlar tespit ettim. Bunları HTML içine gömünce sitemde müzik çalmaya, yağmur yağmaya, harfler uçuşmaya başlamıştı.

Bir ara da Adobe Flash aklımızı oynatmamıza neden oluyordu. Hayal ettiğimiz en müthiş teknoloji idi. Lisede bilgisayar dersinde hocamız Flash animasyonlar yapmaya teşvik ederdi. Üniversitedeyken tamamen Flash ile yapılmış web siteleri vardı. İnteraktif film sahnesi gibi web siteleri. Ama sadece çok basit animasyonları HTML içine iframe gömmek dışında kullanmadım.

Bu arada kişisel blogum, kitaplardan sözler siteleri, futbol siteleri vs. kurmaya başlamıştım. En büyük motivasyonum Google Adsense’ten para kazanmak olmuştu. İnternet boş ve Google size para ödüyor. İnsanlar yeni yeni internette çoğalmaya başlamış. Onlarca site yapıp binlerce TL kazanmıştım. Hatırladığım iki tane var.

Bir tanesi cep videoları sitesi. O zamanlar cep telefonlarında internet yok. Yeni yeni video izlenmeye başlanmış. ‘.3gp’ formatı var ama aşırı kalitesi düşük. Ben ‘.mp4’ videolar hazırlayıp siteye yüklemeye başladım. Tabi o zamanlar host ücreti ödeyecek halimiz yok. Rapidshare veya box.com’a yüklüyoruz. Cem Yılmaz, güzel goller, komik videolar… O dönem başlayan Cezmi Kalorifer’ler falan devam edip sadece bu işle geçindiler. Benim esas gelir kaynağım bu site olmuştu, tam o senelerde YouTube’nin ve iPhone’ların icadı ile herkesin cebine internet girdi, cepten video izlemek normalleşti.

Bir diğer aklımda kalmış sitem Cristiano Ronaldo forumu idi. O zaman Manchester United’de oynuyordu. Futbol videoları ve klipleri hazırlayıp yayınlıyordum. YouTube’da telif sorunu olunca DailyMotion gibi video sitelerinde hesaplar açtım. Ronaldo sitemde tüm klipler yüklü. Bir gün bir baktım, Ronaldo sitesinde patlama var. YouTube ülkemizde kapatılmıştı. Google’da en üst sıraya YouTube’da videosu olmayan ve tüm vidoeların izlenebilir olduğu benim sitem çıkmış. Google’a ‘cristiano ronaldo’ yazınca ikinci veya üçüncü sırada ben çıkıyordum. Oradan aylarca iyi para gelmişti.

Sosyal medyayı Y kuşağı icat etti. İnternet boşken yazdığımız içerikler o konudaki tek içerik oluyordu. Bu büyük boşlukta bazı şeyleri ilk yapan çoğu kişinin milyon takipçisi var, ben hariç. Ben şu anda 1000 Kitap gibi bir site sahibi olabilirdim. Barış Özcan gibi bir YouTube hesabım olabilirdi. Ama tek bir şeyle sürekli uğraşmak pek çok şeyi kaçırıyormuşum hissi yaşatıyor. Ve olayın heyecanından keyif almak bir şeyler yapmak için ateşlemeyi sağlasa da aynı ateşlemeyi sağlayan pek çok şey olduğu için hiçbir fidenin ağaç olduğunu göremiyorum.

Şimdi saçma ama o zamanlar Google’da ilk sırada çıktığım veya internete ilk kez benim koyduğum bir sürü şey kaydetmişim. Tolstoy’un bir sözünü virgül hatasıyla internete yazmıştım. 15 yıldır o virgül hatasıyla dolanmaya devam ediyor.

Kişisel web sitelerim, kitap sitelerim, clickbait sitelerim, forum denemelerimin arasında bir iş fırsatı çıktı. İş aradığımdan değil. Kendi başıma sadece keyif aldığım için ve bir şeyler söyleme hakkına sahip olmanın hazzını yaşadığım için siteler yapıyordum. Bunlar o boşlukta, şirketlerin web sitesi yaptıracak kişiler aradığı çağda işi çağırdı. Bir arkadaşım babasına bahsedince onların işletmesi için site yapmak üzere ilk işimi aldım ve freelance hayatım başlamış oldu.

Ev kirasının 200 TL olduğu günlerde bir web sitesi için 300–350 TL civarında fiyat biçiyordum. Tasarım planlar, HTML kodlar yazarsınız. Hem tasarımı, hem kodlaması, hem web güvenliği, hem SEO çalışmaları, hem adaptasyonu sizdedir. CSS vs. bilmediğimiz için her sayfa tek tek yapılır. Aylar sonunda bir site teslim edersiniz ve ne olur; beğenilmez.

Üniversitenin kantini, Samsun’daki Yeşilyurt AVM, Samsun’daki Can Aile Çay Bahçesi ve bazı cafeler benim ofisimdi

Elbette beğenilmez. Çünkü kafanda ne tasarlamış olursan ol, ortaya çıkan site Frontpage ile, HTML ile yapabileceklerin kadardır. Ve tasarım işine çok az vakit ayırırsın, çünkü bir sürü başka işle uğraşırsın. Mesela şirketlerden siteye konacak bilgiler için uğraşmak gibi. Bir türlü yazıp göndermezler, fotoğraf bulmazlar. Dahası beğenmediklerinde küçük bir şey bile tüm sayfaları çöpe atar. Hepsi tek tek değişmelidir. İlk sektörel çabalarım beni çok yordu ve kendimi geliştirmeye harcayacağım vakit bazı işletmeleri memnun etme çabasına gitti. Ama burada daha önemli bir şey öğrenecektim.

Başlangıç seviyesinde HTML ve PHP öğreten videolarım onbinlerce kez izlenmişti

Gıda mühendisliği stajı. Bir süt fabrikasındayız. 500 ton süt işleme kapasitesine sahip, binlerce işçi. Dev makineler. Başlarında mühendis. Ustaların yanında takılıyoruz. İnanılmaz işler yapıyorlar. Hepsi bir alanda uzmanlaşmış. Ama biri 9 yıldır fabrikada, biri 12 yıldır. Ömür boyu süt fabrikasında çalışıyorlar veya çalışacaklar. Sonra mühendisle tanıştık. 2 yıldır oradaymış. Önceden yağ fabrikasındaymış, ondan önce konserve.

Nasıl mühendis istediği yere gittiği halde hala mühendisti ama usta olmak için yıllar gerekiyordu… Dahası, işçilerin üzerine her gün çalıştıkları işi mühendisi getirsek yapamazdı. Yapmazdı. O başka işleri var gibi idi ama aslında ortalıkta dolaşmak ve odasında oturmak dışında hiçbir işi yoktu. Mühendisi mühendis yapan sadece unvan mıydı?

Ama o yaz staj sayesinde şunu anladım. Sistem; hammaddeyi ürüne dönüştüren sürecin kendisi. Ama işçiler, ustalar, hammadde sistemin parçası. Makine ile işçi, hammadde ile usta aynı düzenin parçaları. Mühendis, bu düzenin işlemeye devam etmesi, işleyişin verimi, işleyiş aksadığında ne yapılması gerektiğini bilecek kişi. Düşünmek, hesaplamak, bilmek tek bir kişinin işi; diğer hiç kimsenin düşünmesine gerek yok, bilmesine gerek yok, hesaplamasına gerek yok. Ve sürekli düşünmeye gerek de yok.

Usta, işi yapar. Ama o işi yapmanın hangi bakteriyi inhibe için yaptığını bilmesine gerek yok. Falanca saat içinde filanca parça ortaya çıkmalı, ama nedeni işçilerin gündemi olmak zorunda değil. Şu kırmızı ışık yanınca şuraya su basılmalı, ama nedenini mühendis dışında kimsenin bilme şansı yok. Mühendislik, yüz yılda oturmuş sektörel ortak disiplinleri ve bilimi uygulayan kişi. Her şeyin bir arada olmasını ve işlemesini sağlayan kişi.

İşte bu kafamda yerleşmişti. Beni mühendis yapacak olan anlayış buydu. Sonradan bunu tüm işlerimde kullanacaktım. Ama web tasarımda kullanmaya başlamak için aylar sonra Joomla’yı keşfetmem gerekecekti.

İçerik yönetim sistemleri; hazır kod paketleri gibi düşünülebilir. İşleyen sistem baştan kurulmuştur. Sana sadece özelleştirmek kalır. Web güvenliği hazırdır, üyelik sistemi kurmak istersen hazırdır, eklentileri üçüncü şirketler yazar, istersen alıp kendi içerik yönetim sisteminde kullanabilirsin. Web sitesini kurmak 10 dakikadır. Özelleştirmeye, tasarıma, içeriğe odaklanırsın.

Bu arada freelance çalışanlarla ilgili bloglarda karşıma çıkanlar da beni çok düşündürüyordu. Paris’te yaşayan bir genç, Photoshop’ta sayfalar tasarlıyordu, sonra onu biri HTML formatına dönüştürüyordu. Bunları satışa çıkarıyordu. Yılda birkaç mükemmel tasarım yapıyor, hepsi yüzlerce satılıyor ve ona fazla fazla yetiyordu. Sanat boyutunda iş yapıyordu. Kahvesini içiyor, dergiler okuyor, ilhamını geliştiriyor, sektörleri takip ediyor, geziyor, eğleniyor ve mükemmel bir iş ortaya çıkarıyordu.

Tüm bunlar kafamda başka şeyleri şekillendirmeye başladı. Ben Paris’teki sanatçı gibi web sayfası tasarlayabilir miydim? Asla. Mümkün mü? Değil. Tasarlamak için tüm ömrümü versem bile, PHP uzmanı gibi kod yazabilir miyim? Yazamam. Web güvenliği her gün değişiyor. Tüm bunları yaparsam normları takip edebilir miyim? Şirketlerin ihtiyaç duyduğu web sitesi tarzı ve teknolojisi sürekli değişiyordu. Bunu kim yapacaktı?

İçerik yönetim sistemi bunu yapıyordu. Emrine dünyanın en iyi web güvenlikçisini, en iyi tasarımcıları, en iyi eklentileri veriyordu. Sadece ve sadece bunları birleştiren kişiye ihtiyaç vardı. Birisi de bunu yapmalıydı. Deli gibi tasarım yapan arkadaşlarımız, muazzam kod yazan arkadaşlarımız maaşla bir yerlerde çalışıyordu. Ama ben Samsun’daki değil dünyadaki en iyi tasarımcı ve kodlamacılarla çalışabilecektim. Ve alametifarikamı başka bir şey üzerine yıkacaktım.

Önceleri ücretsiz temalarla başladım. Temaları özelleştirme. Müşteri benim yaptığım tasarıma oranla elbette bu yenide temaları çok beğeniyordu. Sistemi 10 dakikada kurduğum halde 1 hafta sonra gidiyordum. Temayı beğenmezse istediği değişikliği yapıyordum. Bir sayfayı düzeltince hepsini değiştirmek gerekmiyordu. Şahane olmuştu.

Sonradan aşırı kullanmayı istediğim muazzam temalar gördüm. Aklım gitti. Bunları kullanmalıydım. Para yoktu. Aklıma bir şey geldi. Freelance olarak öğrenci gibi para istemektense şirket gibi para istemek. Temayı ücretin içine sahil edip şirkete ödetmek. Müştetiye direkt onlar için aklımda olan temayla gidiyordum, bu sistemi kuracak müşteri aradığımı söylüyordum. Tema 150 dolar, 250 TL civarında bir şeydi. İstediğimiz paralar 500 TL’den 1200 TL civarına çıkmıştı. Birkaç yıl sonra siteyi değiştirmek isterse içerik duruyordu, temayı değiştiriyorduk.

Şirketlerin istediği buydu. Biri onun adına her şeyi ayarlamalı, fiyatta anlaştıktan sonra yüzünü görmeli. Ben fabrikalarda geziyor, fotoğraf çekiyor, bilgileri toparlıyor ve en çok bu bilgilerin nasıl olması gerektiğine odaklanıyordum. Beni ben yapan buydu. O dönemki bir web tasarımcı kanter içinde ortaya site çıkarmışken, ben siteyi kurmakla hiç ilgilenmiyordum, 10 dakika idi. Ben günlerimi haftalarımı şirketlerde gezmeye harcıyordum. Firmaların hoşlarına da gidiyordu. Siteyi açıp doya doya bakıyorlardı.

Sonradan şöyle demeye başladım; ‘Samsun’dan İstanbul’a gitmek eylemi, otomobil icat etmeye çalışmakla başlamaz. Ehliyet almak için araba motoru üretmen gerekmez. Araba üretmeye lastik üretmekten başlanmaz. Araba zaten vardır ve birileri bu arabaları kullanmalıdır. Ben yıllardır otomobil üretmeye çalışıyordum, şimdi sadece kullanmaya ve nereden nereye gidileceğine, ne taşınacağına, kimin götürüleceğine odaklanıyorum.’

Ve Wordpress’le tanışmamla birlikte hayatımda yazılım konusunda en işlevsel, kendisiyle en özel hikalerimin olduğu, en çok faydasını gördüğüm bir marka daha hayatıma girmiş oldu. Herşeyin sonsuz karmaşıklaşmasına karşı basitliği gören çok ender sayıda hizmetten biri olarak web tasarımı tertemiz, şahane bir hale getirdi.

Wordpress tek başına bir iştir. Tek başına bu çağa ulaşmış insan için bir güçtür. Tek başına sadece web sitesi tasarlamak değil, tüm içeriklerinizi yönetmeniz için bir araçtır. Etiketleme, kategorilendirme, yayınlama, parolalı olarak bazı kişilere açma, Google’da listeleme… Birkaç tıkla kurarsınız, ömür boyu sadece arada temayı değiştirirsiniz. 10 yıldan fazla süredir çoğu Wordpress sitem hala durmakta.

Web tasarım öğrenmeyi derdimi herkese açık şekilde özgürce anlatabildiğim kendime özel bir platform sahibi olmak için istiyordum. İçerik yönetim sistemleri hem bunu sağladı, hem de bana hayatın kilit noktalarında hızlı gelir olarak döndü. Hem başka işlerle uğraşıp hem sabit gelir edinebiliyordum. Yıllar sonra ajansa çalışırken de kendi ajansımı kurarken de Wordpressbir köşede durmaya devam etti. Kitabevimin sitesini de, projelerimin sitesini de yapmak hiçbir zaman sorun olmadı.

Samsun’da bir ajansta sosyal medya uzmanı olarak çalışırken bir yandan da Wordpress’e geçiş konusunda şirketi ikna etmeye çalışıyordum. Tüm siteleri sıfırdan yüksek bedellere çok uzun sürede yazdırıyorlardı. Kendileri tasarıma odaklanıyordu. Elde bu kadar grafik tasarımcı varken muhakkak Wordpress kullanılmalıydı. Hakikaten de zamanla mantıklı gördüler ve ben Kütahya’ya taşındıktan yıllar sonraki bir ziyaretimde yıllardır tamamen bu şekilde çalıştıklarını öğrendim.

Samsun’da çalıştığım ajanstaki masam

Kütahya’ya taşındığım dönemler yerel seçimler yaklaşıyordu. Koca şehirde reklamcı, sosyal medyacı, video montajcı dahil hiçbir iş için kimse yoktu. Ucundan kıyısından bu işler geldikçe ve oradan gelen parayla yeşillendirmek istediğim bahçe, kurmak istediğim işletme için hızla gelir oluştukça buraya daha çok bağlandım. İkinci el bir masaya sadece iki misafir sandalyesi, bir dönen koltuk aldığımda ilk ofisimi kurmuş oldum.

Sonra bir televizyon, bir monitör, bir tabela… İlk hatırladıklarım bunlar. Esasında Samsun’da Facebook Marketing, Google Adwords, SEO çalışmaları yapıyordum. Ama Kütahya’da en temel ihtiyaç web tasarımdı. Organize Sanayi, Medya, yerel işletmeler ve siyaset çevresi edinmem web tasarımcılıkla oldu. Ve sonraki işlere neredeyse asla sıra gelmediğini söyleyebilirim. Kalan tüm işleri şehrin ihtiyaç duyduğundan yıllar yıllar önce yaptım. Kıymeti bilinmedi, yüksek gelire dönmedi ve anlaşılamadı.

Yüzlerce web sitesi tasarlayıp bu işleri bıraktıktan sonra bugün bile şehirde derli toplu bir web tasarımcı yok. Bakınız, web sitesi tasarladığını iddia eden onlarca genç var. Web Tasarım bölümleri benim süt fabrikasında staj yaptığım seneden beri onbinlerce mezun vermiş. Ama temel hata şu; lastik üretmeye odaklanmaktan araba kullanamıyorlar. Ben şehirde çalışabileceğim bir genç bulsaydım ajansı ve hazır müşterileri ona devredecektim.

HTML biliyorum diyor, tasarım yok. Bazen hakikaten bir alanda aşırı ilerlemiş ama hiç derli toplu bir site ortaya çıkarmamış. Sistemin yarattığı esas sorun bu, bilgisayar mühendisi bile çok kötü bile olsa bitmiş, tamamlanmış sonuç üretemiyor. Projeye nasıl başlayıp nasıl bitireceğine bilmiyor. Herkes bir adımda -genelde başlangıç adımında- veya popüler bir konuda takılıp kalmış oluyorlar. Gerçek hayattaki gerçek sonuçlardan haberleri olmuyor.

Kendi ajansımda müşterilerimin tüm web ve tasarım problemlerini çözüyorduk. ‘Bunu yaparız, şunu yapmayız’ dediğimiz hiçbir şey olmuyordu. Bilmiyorsak öğreniyorduk. Bir siyasetçiye; fotoğrafını çekip web sitesini yapıp adına broşür dağıtıp YouTube videosuna reklam verebiliyorduk. Bir şirkete 3D tasarım yapıp, videolu klip hazırlayıp Google’da üst sıralara çıkması için uğraşıyorduk. Tabi bunların hepsini ben yapıyordum. Birkaç tane de çalışma arkadaşımız işlerin işçilik kısmını hallediyordu.

Çok kendime güvendiğim bir zaman bu işleri ayrı başlıklar altında ayrı ajanslara bölmek istedim. Üç işletme, üç tabela, üç ayrı ofis. Web tasarım, grafik&animasyon, sosyal medya. Aşırı verimsiz ve yorucu geçen 1 yılın sonunda ‘ben ne yapıyorum?’ demeyi akıl ettim. Girişimciliğin tadını aldım ve bu kadar yeter demek durumunda kaldım. Artık hiçbir şirketin işlerinin daha iyi olması için hizmet vermek istemiyordum. Benim okuyacak bir sürü kitabım, yazacak bir sürü yazım, öğrenecek bir sürü konum vardı.

Kendi işletmelerim için web tasarım, grafik, baskı, animasyon, sosyal medya reklamı dahil her şeyle kurduğum günden beri uğraşıyorum. Bir yerde yazılımcı şöyle düşünmeli; ‘söylediklerim bu kadar işe yarıyorsa, neden bu sırrı kendim için kullanmıyorum?’ Böylece hakikaten bir zamanlar şirketlere ısrarla anlatamadıklarımı kendi işletmelerim için kullanıyorum.

Sadece web işleriyle uğraşan ve düzenli telefonlara çıkan birinin çalıştığı, kendi kartviziti olan bir ajans; web sitelerini başka işlerin yanında ek hizmet olarak verilen bir şey olarak görülmekten çıkaracaktı. Web ajansı, web tasarım fiyatlarını şahane bir yere getirmişti. O sene uyku uyuyacak vaktim bile olmadığı için aklımda kötü kalsa da; şimdi o sene web sitesi anlaşması yapılmış 12 yeni müşteri edinmiş olmasına şaşıyorum.

Ajansları tek ofise düşürüp yeni müşteri aramayı bıraktım. Sadeleşmeye şiddetle ihtiyacım vardı. Eski müşterilere kurduğumuz siteleri yıllar içinde yenilemek istediklerinde başka müşterilere göndere göndere azalttım. Hala bitmediler. Bir kez kurduğumuz içerik yönetim sistemini hala kullanıyorlar. Bu arada benden başkasını bulamadığı için önemli kişi ve kurumlara rica minnet site kuruyoruz. Örneğin; şehrimizdeki altı gazetenin web sitesini ben tasarlamış durumdayım.

Web sitesi sahibi olmanın pek çok büyük avantajını maalesef ki hatırlamıyorum. Hatırladıkça bu yazıya ekleyeceğim. ‘Web sitesi yapabilmek’ ayrı, ‘kişisel web sitesi sahibi olmak’ apayrı avantajlara sahip olmak demek. Sosyal medyanın olmadığı çağda çok daha farklı bir anlamı vardı elbette. Ahmet Şerif İzgören’den sitem aracılığıyla gelen bir mail bile inanılmaz bir motivasyon sağlamıştı. Bana çok ilham veren Recai Oktaş hocamla, mailimin imza kısmında web sitem olması ve siteyi gezmesi sayesinde tanışmıştık.

Web hizmetleri vermeyeli bırakalı 5 yıldan fazla oldu. Bugün disiplinli bir okuyucu, bilim okuru, kitap ve blog yazarıyım. Düşüncelerimi aktarmak için grafikler hazırlıyor, videolar yayınlıyorum. Başlangıçta web tasarım öğrenmek isteme nedemi fikirlerimi özgürce paylaşabilmekti, bugün bu amaca uygun bir şekilde yaşıyorum.

Ama şimdi düşünüyorum da; sadece daha blogların, sosyal medyanın olmadığı çağda bir şeyler yazmak istedim diye web tasarım işine girip ajans kurmaya kadar gitmişim. Binlerce yazı yayınlamak varken 500'den fazla web sitesi yayınlamışım, üstelik başkaları için. Tesadüfen doğru zamanda doğru işi yapıyorum diye karşıma çıkan fırsatları değerlendirmekten ana hedefimi karıştırmışım. Araç amaç olmuş.

Fakat kendime bu konuda çok yüklenmeyeceğim. Zira en sıkıştığım anlarda cepte ‘en kötü ihtimal site tasarlarım’ diye bir geçim kaynağı olmasa nasıl bunca işe korkusuzca girişebilirdim ki? Ofsimi yeni açtığımda aldığım sandalyelerin parası bile web tasarımdan geldi. En sıkıştığım anlarda web sitesi tasarlayabiliyor olmak bir başlangıçtı. Kendi işletmelerim ve projelerim web sitelerinin yararlarını gördüler. Hazırlatmak için beş kuruş harcamadık, hepsini kendim tasarlayıp geçtim. Öylesine bir şey gibi.

Bunları okuyan günümüzdeki bir genç şaşırabilir. ‘Wordpress mi? Biz onu alay konusu ediniyoruz. İnsanlar Wordpress siteleri küçümsüyor’ Bunun sebepleri bariz. Bu çağda her yere herkes aşırı doluştu artık, hiçbir yerde boşluk yok. Yeni gelenler ‘basitliğin’ gücünü asla anlamayacak kalabalık. Her şey süslü ve kompleks olsun isteyenler. Onları ikna etmeye çalışana kadar her basit ve müthiş teknolojiyi kullanıp geçeriz.

‘Ben de Wordpress biliyorum ama geçinemiyorum, müşteri bulamıyorum.’ Şirkete gidip ‘size bir Wordpress kuralım’ derseniz olacağı o. Başta ne dedim, kurmak 10 dakika. Ondan sonra ömrünüzü nasıl bir web sitesine ihtiyaç duyduğuna ayıracaksınız. Şirketlere zamanla neye ihtiyaç duyduğunu siz söyleyeceksiniz. Kendilerinin haberi bile olmayan bilgileri vermeniz gerekiyor. Yazılım sadece araçtır. Ana işe odaklanın, işi teknoloji yapsın.

Bir yayınevi, bir belediye başkanı, resmi bir kurum dahil pek çok referans için web tasarım gibi basit bir teknoloji hizmeti sağlıyor olmak yetti. Durduk yere bir gün şehrinizdeki alanında önemli biri telefon açar, ‘bir site yapabilir miyiz?’ diye sorar. Tabi bu referansları kullanacak bir hayat gerekli. Yüzlerce site yaptıktan sonra telefonumun bir daha çalmasını istemediğim bir hayatım oldu. Sadece kimsenin benim varlığımı hatırlamadığı şekilde ofisimde kitaplarımla vakit geçirmek istiyorum. Benim için yanlış kariyerdi. Portfölyom geniş ama işlevsel değil. Yine de ömrümün kalanında pek çok proje için yine site lazım olduğunda yine ben yapacağım.

reha37.com web sitemi 20. yaş günümde açtım (13 Şubat 2007). Sosyal medya hesaplarım aktif olsun olmasın, web sitem daima yayındadır. Çok önemli şeyler yazmasına gerek yok. Bilinçdışımız internetteki yansımamızı kişiliğimizin bir parçası gibi görüyor. Ondan güç alıyor. Kimim, neyim, neler yaptım ana fikirli küçük bir web sitesinin verdiği enerjiyi kullanmak lazım. Google’da isminiz aratıldığında insanların ne göreceğini seçme hakkını kullanmak önemli.

Pek çok yazılım türüyle az çok işim oldu. Wordpress, içlerinde özel bir tanesidir. Hem işlerimi kuracak geliri sağlamıştır, hem kendi başına iyi bir gelir getiren iş olmuştur; hem de yazar olmaya giden sürecimi kolaylaştırmıştır. Bu da başka bir yazının konusu.

Abdullah Reha Nazlı
15.08.2023

--

--